Her şey o sabah başladı. Çalar saat (tabii ki çağımızın modası cep telefonunun gıcık alarmı) güzelim uykumu katletti ve çarçabuk hazırlandım. Evimden çıktım ve hayatıma zorla zerk olunmuş gibi duran işime gitmek için yola koyuldum. Sokağın başındaki bakkala girdim ve “amca sen delisin!” dedim bakkal hafif gülümsedi ve elindeki mezurayla boyumu ölçtü. Tatsız bir sabahtı yine. Ben evime beş dakika mesafedeki Remzi Abajur Cenneti adlı bir şirkette çalışıyordum. Patronum sürekli sakal şeklini değiştiren ve iki saatte bir “bu abajurların tozu beni mest ediyor” diye işçilerini motive etmeye çalışan birisiydi. Ne de başarısız bir çabadır Ya Rabbim!!! Ben kasiyerdim ve benimle beraber tezgahtar konumunda çalışan ve ağırlığı yer yer 120 kiloya çıkan birisi daha vardı. İsmi Kutlama idi. Garip bir isimdi ama merakımı o kadar da çekmedi ve bu ismin hikâyesi sır olarak kalmaya devam edecekti. İşte ben böyle bir yerde çalışıyordum ve bu iş beni bir yargıç kurbağası kadar zayıf düşürüyordu. Derken tekrardan bakkala girdim ve kendime 25 şişe kola aldım. Kendi kendime “bu kolaları eğer 15 dakikada bitirirsem rekor kırar mıyım acaba?” dedim. Gereksiz bu iddiadan yaklaşık 18 dakika sonra hem iddiayı kaybetmiş hem de yerde midesinden muzdarip bir genç olarak kendimi bulmuştum. O gün işe gitmedim. Dolayısıyla Kutlamayla mantığın mahallesine uğramayan sohbetlerimiz de olmadı. Ama bir şeyden emindim. Patronum hala abajurların üzerindeki toz zerrecikleri ile aşk tazeliyordu. Aklımdan işim ile ilgili bu tür kaygılar geçiyordu oysa ben şu an midemin hışmına uğramıştım ve tahminen bu acı beni öldürecekti. Etraftaki insanlar benim sokak gösterisi yaptığımı düşünerek kafama pet şişeleri fırlatmaya başladılar ve yaşasın develer adlı bir marş okudular. İçimi kemiren acım ve az önce tükettiğim kola şişelerinin geri dönüşüm adı altında kama fırlatılması bana muhteşem bir fikir vermişti. Aman tanrım çevremde sadece hayvanlar var. Ben aslında hayvanlarla uğraşmalıyım. Zaten abajur dükkanında iki tanesiyle haşır neşirdim. Biri tükenmiş nesilden arta kalan bir mamuttu diğeri ise abajur altlarında bulmaya alıştığımız monitör kertenkelesi kıvamında birisiydi. Evet ben aslında bir hayvanlar aleminde yaşıyordum ve sayamayacağım bir çok çeşit hayvanla iç içeydim. Onlarla o kadar uğraşmıştım ki kendimi bir hayvan terbiyecisi olarak görüyordum. Bunu en kısa zamanda nakde çevirmeliydim. bunu yapmalıydım.
O gün sevimli abajur dükkanına gittim ve patronuma “kel kafanı içi su dolu leğene daldırırsan daha verimli olursun” dedim. Patronum bu hareketime sevgili iş arkadaşım Kutlama ile lambada dansı yaparak karşılık verdi ve bana “artık sen burada ancak bir müşteri olabilirsin” dedi. O an benim işten kovuluşumun resmiydi. Üzülmedim ve asla arkama bakmadım. Dükkandan elime bir tane abajur katalogu aldım ve caddede en mutlu halimle “ben küçük bir süpermenim” adlı şarkıyı söyleyerek evimin yolunu tuttum. O sabah benim için yeni bir takım serüvenlerin başlangıcıydı ve sonunda hayat erkemi bulmuştum.
Hayallerimin mesleği hayvan terbiyeciliği. Bir meslek bu kadar mı muhteşem olur?


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder