9 Nisan 2010 Cuma

İşten ayrılalı ve radikal kararımı alalı tam tamına 6 gün olmuştu ve ben o sabah eve bir gazla dönsem de yaptığım ilk şey televizyonu karşısına serilmek oldu. Tanrım! Bir insan bu kadar mı tembel olur dedirtircesine o günden beri adeta koltuğa yapıştım. Evet, bir insan bu kadar tembel olabilirmiş bunu öğrendim. Buna ek olarak bu 6 boş gün içerisinde tam tamına 14 çiftimizi evlendirdik ve 8 tanesi beklemede. Onlar henüz kararını vermedi. 13 yeni kayıp vakası tespit ettik ve hunharca işlenmiş 2 cinayetin üstesinden geldik. Hala çözülmeyi bekleyen vakalar da var. Sofra adabı hakkında derin bilgilere sahip oldum ve yemek yapmayı teorik olarak öğrendim. Bu süre içerisinden 92 yaşında bir adamın 19 yaşında bir kızı evlenmek üzere kaçırışına ve kızı evlendiğinin ertesi günü iki ayrı kadınla aldatışıyla bu güzel evliliğin sona erişine şahit oldum ve bir elektrikli diş fırçası on milyon üç yüz altmış sekiz bin kere döndü (muhtemelen bu diş fırçasını kullanan kurbanın dişleri vahim durumda).

Artık kendime gelmeli ve hayallerimi takip etmeliydim. Tamam, düşünce olarak buna başlamıştım ama pratikte de başlama zamanı gelmemiş miydi? Etrafıma bakındım. Ev perişan bir vaziyetteydi. Öncelikle doğruldum ve işimi hayal ettim. Hayvan terbiyeciliği… Nasıl başlamalıydım? Nerden başlamalıydım? Kolay ulaşabileceğim bir hayvanla başlamaya karar verdim. Evi dolaşmaya başladım. Bu son altı günde evde gözle görülebilir ve hatta burunla koklanabilir değişiklikler olmuştu. Rasgele etrafa saçılmış giysiler, açık kalmış dolaplar ve çekmeceler, bozulmuş bir ütü, yerde duran çamurlu top, kırık pencere camı… Ne! Kırık cam mı? Nasıl olur arkadaş? O an hafızamda kısa bir yolculuğa çıkınca bizim mahallerini haşarı çocuklarının bitmek bilmeyen futbol sevdaları ile özdeş bir olay canlandı. Eğer dedektif olsaydım bu benim çözdüğüm ilk dava olabilirdi. Bu kısa sorunu çözdükten sonra mutfağa geçtim. Karşımdaki manzara tüyler ürperticiydi. Altı günün hasılatı sürüsüne bereket bulaşıklar, etrafta organik maddelerden kurulu bir cennet ve muhtemelen biyolojik silah olarak kullanabileceğim son kullanma tarihinden ziyade son çürüme tarihi bile geçmiş besinler. Bu şaşkınlık yerini suçluluk duyusuna verdi ve oracıkta yere uzandım. Bulaşık ve yemek(tabi bu saatten sonra onlara yemek denebilirse) ordusunun içinde “neden tanrım bu kadar tembelim” diye ağlamaya başladım. Hayallerim şimdiden bana hüsran yaşatmaya mı başlıyordu acaba? “toparlan oğlum yapabilirsin, bu durumdan karlı çıkmanın yolunu bul evlat” dedim kendime.

Hafif bir tokat beni kendime getirmişti. Bir bardak su içtim, başımı kaşım ve hayvanlarla olu topraklarımı düşlemeye başladım yine. İlk hayvanım nasıl olmalıydı derken gözüme salça konservesi takıldı. Başarısız bir şehriye çorbası girişimimden arta kalan salça ağzı açık bırakılmış ve üstüne üstlük dışarıda, oda sıcaklığında muhafaza edilmiş. (bu durumda muhafaza edilmiş sayılmaz aslında) yanılmıyorsam dört gündür oradaydı. Benim biricik mutfağımın nemli havası ve sıcaklık faktörleri salça üzerinde mantar oluşumuna yol açmıştı. Gülümsedim. İlk hayvanımı aslında yetiştirmiştim. Hem de işe en temel kısmından tek hücrelilerden başlamıştım. Bu benim ilk başarı öyküm. Ve biliyordum devamı gelecek, çok yakında…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder